DOLAR 17,9614 0.16%
EURO 18,4153 0.01%
ALTIN 1.034,96-0,40
BITCOIN 4424240,15%
Diyarbakır
31°

AÇIK

13:14

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Bildirici: Medya birbirinin tetikçisi haline geldi
  • Rojev
  • Güncel
  • Bildirici: Medya birbirinin tetikçisi haline geldi

Bildirici: Medya birbirinin tetikçisi haline geldi

Medyadaki dönüşümü “Hem kendi haklarımız hem de toplumun hakları için refleks gösteremedik” diyerek gazetecileri ve meslek örgütlerinin eksikliğine dikkati çeken Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, gazetecilerin dayanışma yerine birbirinin tetikçisi haline geldiğini söyledi.

ABONE OL
Haziran 22, 2022 08:00
Bildirici: Medya birbirinin tetikçisi haline geldi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

çarşamba röp  GÖRÜNTÜLÜ/FOTO: ank-22-06-2022-faruk-bildirici-carsamba-rop  ANKARA – Medyadaki dönüşümü “Hem kendi haklarımız hem de toplumun hakları için refleks gösteremedik” diyerek gazetecileri ve meslek örgütlerinin eksikliğine dikkati çeken Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, gazetecilerin dayanışma yerine birbirinin tetikçisi haline geldiğini söyledi.  Türkiye’nin idari ve hukuki tüm kurumlarında olduğu gibi medya alanında da tarafsızlığı, bağımlılığı ve iktidar kontrolü tartışma konularının başında geliyor. Özelikle AKP’nin kesintisiz iktidarlarında toplumun her kesimini sirayet eden kutuplaşma ve bölünme medya alanında çok daha fazla hissedilir hal aldı. Gazetecilik, gerçeğe ulaşma, kamu yararını gözetme, demokrasiyi koruma, iktidarı denetleme görevini yaygın medyada tamamen kaybetmiş durumda. İktidarın medyaya müdahalesi sadece “gerçekleri öldürmek” üzerine de kurulu değil. Aynı zamanda basın dünyasında keskin şekilde ayrıştırmayı da yarattı. Diyarbakır’da 8 Haziran’da 20’si gazeteci 22 kişinin gözaltına alınması ve 16 Haziran’da gazetecilerden 16’sının tutuklanmasına yönelik sessizlik ve tepkisizlik var olan bölünmüşlüğü, bir kez daha açığa çıkardı.   Siyasal iktidarın medyayı kendine göre devşirdiğine dikkati çeken Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, “Kendi yöneticileri tarafından yönetilen medya kuruluşları yarattılar” dedi. Bildirici, gazetecilerin tutuklanması, baskıya uğramasına dair sessizliğin iktidardan bağımsız düşünülmeyeceğini dile getirerek, “Birbiriyle bırakın dayanışmayı ya da desteklemeyi tamamen tetikçilik yapan, birbirini suçlayan, hedef gösteren, yargılayan bir medya anlayışı ortaya çıktı” diye belirtti.   Gazeteciliğe uzun yıllarını adayan Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, medyanın dünü ve bugünü, iktidarın yarattığı medya, meslek örgütlerinin gazetecilerin sorumluluğu ve nasıl çıkılması gerektiğine dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA)  sorularını yanıtladı. Her dönemin iktidarları medyayı kontrolünde tutmak istedi. Ancak bugün çok farklı bir tablo var. AKP, kesintisiz 20 yıllık iktidarı döneminde medyayı nasıl dönüştürüldü? AKP, öncesi de siyasi iktidarlar her zaman medyayı geliştirdiği iyi ilişkiler üzerinden kontrol ettiler. Yaygın medyada siyasi iktidarla her zaman bir şekilde çıkar ilişkisini sürdürdü. Özellikle 1980 sonrası medyadaki tekelleşme, holdingleşme zaten siyasi iktidarla birlikte gitmeyi kendi çıkarları açısından uygun görüyordu. Fakat bu siyasi iktidar diğerlerinden farklıydı. Tayyip Erdoğan’ın sık söylediği “Biz medya ile çarpışa çarpışa iktidar geldik” sözleri var. Aslında o çok doğru değil. Bir yandan çarpışarak, bir yandan da kendi medyalarını, televizyonlarını, gazetelerini kurarak, geldiler. AKP’nin medyaya karşı tavırlarının son 10 yılda değiştiği söyleniyor ama ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. İlk geldikleri andan itibaren yaygın medyayı kontrol altına almayı değil, tamamen devşirmeyi hedeflediler. Önce TMSF’yi kullanarak, Star grubunu değiştirdiler. Sonra Çukurova grubu derken böyle böyle devam etti. En sonda Doğan Grubunu tamamen kendi iş adamlarına devrettirerek, devşirdiler. Önceki iktidarlarının benimsediği kontrol altına almayı değil, tamamen kendilerinin yaptılar. Havuz medyası yaptılar. Kendi yöneticileri tarafından yönetilen medya kuruluşları yarattılar. Bugün oluşturulan ya da “devşirdikleri medya”yı biraz daha açar mısınız?  Her şeyi kullandılar. TMSF’yi, gözaltıları, yargıyı, hapsi, tehdidi, baskıyı kullandılar. Kimi zaman medya kuruluşlarının sahiplerini tehdit ettiler, onlara baskı uyguladılar. Kimi zaman gazetecilere, yöneticilere uyguladılar. Kimi zamanda doğrudan gazetecileri Ergenekon, Balyoz süreçlerinde ve onun dışında ayrıca sürekli birtakım operasyonlara gazetecileri de katarak ki; bunu AKP kendi başına yapmadı. Şimdi FETÖ dedikleri; Fethullah Cemaatiyle birlikte yaptılar. Birlikte medyayı bu hale getirdiler. Fakat öyle bir şey oldu ki; zaman içerisinde ne kadar baskıyı artırırsa arttırsınlar, her şey karşıtını doğurduğu gibi burada da karşıtı doğdu. Üstelikte tam bir dijital devrimin ortasından geçiyoruz. Dijital devrim yeni olanaklar getirdi ve oradan alternatif medya ortaya çıktı. Bir yandan iktidarın tamamen devşirdiği medya varken; öbür tarafta da bağımsız, eleştirel gazeteciliği sürdüren farklı alternatif medya mecraları doğmaya başladı. Şimdi ikisinin tamamen farklı olduğu, çatıştığı yerlere doğru gidiyoruz. Alternatif medyadan kastınız…  Burada da CHP’ye yakın medya, tamamen eleştirel, bağımsız medya, alternatif mecralarda faaliyet gösteren meslektaşlarımız var. Onun dışında bir de Kürt medyası var. Uzun süredir bunların hepsini görmezden geliyor, yok sayıyoruz. Nasıl ki iktidar bağımsız, alternatif medyayı yok sayıyorsa biz gazetecilerde bunları yok sayarak, bugüne kadar geldik. Daha fazla yok sayamayız, mümkün değil. Bugünle devam edecek olursak, iktidarın medyayı bu kadar kolay devşirmesinde gazeteciler ve meslek örgütleri ne yaptı, ne yapamadı, bu gidişatta karşı yeterli mücadele verildi mi?   1990’ların başından 2000’lere doğru sendikal ve mesleki örgütlülük zayıflamıştı. Siyasi iktidar tam da bu zayıflığın üzerine geldi. Dolayısıyla kendi haklarını savunamayan meslektaşlar olarak da bu iktidarın karşısında direnemedik. Türkiye’de maalesef bu siyasi iktidar gazetecileri en güçsüz anında yakaladı. Biz 1980 öncelerinde gazeteciler olarak sendikal, mesleki anlamda daha örgütlüydük, daha birliktelik vardı. Mesleki dayanışma da daha güçlüydü. 1990’ların başından 2000’lere doğru sendikal ve mesleki örgütlülük zayıflamıştı. Siyasi iktidar tam da bu zayıflığın üzerine geldi. Dolayısıyla kendi haklarını savunamayan meslektaşlar olarak da bu iktidarın karşısında direnemedik. Ayrıca hem birey olarak hem örgütlerimiz yeterince güçlü değildi. Hem de medya sahiplik yapıları güçlü değildi. Medya sahiplik yapıları bugün de hangisini söylerseniz söyleyin, siyasi iktidarla çatışmak gibi bir hedefi hiçbir zaman olmadı. Burası çok önemli. İktidar baskısına karşı koymakta kastınız nedir?  Siyasi iktidarla çatışmaktan kastım muhalefet partisi olmak değil. Sadece kamu yararını savunmak adına çatışmaktan söz ediyorum. Medya sahiplerinin hiçbir zaman böyle bir kaygıları olmadı. Kendi kar hırslarını nasıl koruyabilirler, kendine özelleştirmelerden nasıl daha fazla pay alabilirler hep onun kaygısını güttüler. Dolayısıyla siyasi iktidar rahatlıkla yürüdü. Bu iktidar bir medya grubuna el koyduğunda öbür medya grubu “Aman onun televizyonu nasıl satın alırım, ucuza kapatırım” peşine düştü. Birinin gazetesi kapandığında “Pazar payını nasıl alırım” hesapları yapıldı. “Bunlara saldırdılar, bu saldırılar yarında bana gelecek, ben de tehdit altında kalabilirim” ya da insanların bilgi edinme hakkı, kamu yararı hakkına dair kaygıları olmadı. Ne gazeteciler ne gazeteci meslek örgütleri yeterince tepki ve refleks gösteremedi. Hem kendi haklarımız hem de toplumun hakları için refleks gösteremedik.  Kamu adına denetim ve tarafsızlığıyla dördüncü kuvvet dediğimiz medya, yasama, yürütme ve yargının tek elden toplanmasının bir parçası olarak mı hedef alındı?     “Silahlı Kuvvetler ne yaptıysa çok iyi yaptı” diye toplumda bir anlayış varsa siz bu anlayışta olamazsınız. Toplumda “şehitlik” yüceltiliyorsa ama bir yandan da gencecik insanlar ölüyorsa “Aman şehitlik mertebesi çok iyidir” diyerek, destekleyemezsiniz. Kuvvetler ayrılığının olduğu demokrasilerde medya dördüncü güçtür. Çünkü toplum ve kamu adına kamunun haklarını savunan bir meslektir. Medyanın temel görevi budur. Bu siyasi iktidar bırakın kuvvetler ayrımını, kuvvetler birliği üzerine bir yönetim sergiliyor. Kuvvetler birliği gibi bir yönetim anlayışınız olursa, her şeyi tek elde, tek bireyde toplamak gibi kaygınız olursa dördüncü güç zaten istemezsiniz. Şu anda bu yönetim topluma bilgi vermek üzerine ya da şeffaflık üzerinde değil. Tamamen kapalı, topluma bilgi vermemek üzere topluma sadece propaganda aktarmak üzere bir medya istiyor. Bunu hedefledi, bunu yaptı. Türkiye’de medya Cumhuriyet’in kurulduğu günden bugüne değin her zaman egemen güçlerin bir parçası oldu. Onlarla çatışan olmadı. Egemen ideolojilerle bütünleşen, onun egemenlik alanın ötesinde kamuya bilgi vermeyi hedefleyen kuruluşlar oldu. Siyasi iktidarın hedefini gerçekleştirmesi de çok zor olmadı. Düşünün ki; bu toplumda tabulara karşı çıkan, tabuları yıkmaya çalışan bir medya ne zaman oldu ki? Hiç olmadı. Oysa gazetecilikte “kamu yararı” diyorsanız, zaman zaman çatışmak, karşı çıkmak zorundasınız. Tabularla birlikte yürüyemezsiniz. Bu ülkede kadın-erkek konusunda bir anlayış varsa “İnsanlar böyle” diyor, “Böyle devam edelim” diyemezsiniz. Töre cinayetleri mesela…Toplumda bir kesim hala “töre cinayetleri” diyorsa, eski anlayışta ise siz bu doğruymuş gibi bunun üzerinden yürüyemezsiniz. “Töre cinayeti” diyemezsiniz. Ya da “Silahlı Kuvvetler ne yaptıysa çok iyi yaptı” diye toplumda bir anlayış varsa siz bu anlayışta olamazsınız. Toplumda “şehitlik” yüceltiliyorsa ama bir yandan da gencecik insanlar ölüyorsa “Aman şehitlik mertebesi çok iyidir” diyerek, destekleyemezsiniz. Bu toplum bir yandan savaşı istiyorsa sizde gazeteci olarak “Aman savaş ne iyidir, savaşalım” diyemezsiniz. Karşınızda kim olursa olsun barıştan yana olmak durumdasınız. Özellikle gazeteciliğin temel ilkeleri var bu ilkeleri her koşulda savunmak durumdasınız. Ama Türkiye’de her zaman böyle olmadı. Bahsettiğiniz konular aynı zamanda mesleğimizin tartışmasız olan etik ilkeleriyle bağlantılı. Bu süreçte etik değerlere ne oldu?  Yer yer koruyan meslektaşlar, arkadaşlar, meslek kuruluşları var. Siyasi iktidara yakın iktidar yanlısı medya da bunun korunduğunu söyleyemem. Örneğin son olarak Yunanistan ile Türkiye’nin çıkarları konusunda adalar üzerinde tartışmalar yaşanıyor. Türkiye, Lozan Antlaşması kapsamında haklı olabilir, bu konuda topluma bilgi verebiliriz. Buna itirazım yok. Ama bu sonuçta masada halledilir. Bizler masa da halledilmesinden yana olmalıyız. Bir tarafa meydan okuyarak, savaş çığırtkanlığı yaparak, bunu destekleyemeyiz. Bunu yapan Türkiye ya da Yunanistan’ı yönetenlerde olsa bizim (gazetecilerin) “Bir dakika bunun masada çözülmesi gerek”, dememiz lazım. Karşımızda kim olursa olsun. Ama şimdi öyle değil. Tayyip Erdoğan, Miçotakis’e “Ben seninle konuşmam” dediğinde iktidar medyası hemen arkasından yürüdü. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı, Yunanistan’ın Başbakanı ya da yönetenleriyle konuşmayacak ise sorun nasıl çözülecek. Sorunlar konuşarak, çözülecek. Yine NATO örneğinde; İsveç ve Finlandiya “Gelelim, konuşalım” diyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı diyor ki; “Gelmeyin konuşmayız.”  Bizim nerden yana olmamız lazım. Türkiye’nin tezleri doğru olabilir ama bizim yapmamız gereken; tezler, tezlerin nedeni, geçmişi, Türkiye’ye getirisi konusunda bilgi vermektir. Bunun yanı sıra bir şekilde masada çözülmesi için destek olmamız gerekir. Bize bu düşüyor. Ama yapmıyorlar. Yunanistan meselesinde iktidar medyası savaş çığırtkanlığı yaptı. İsveç ve Finlandiya meselesinde de kuru propaganda yapmaya başladılar. Gazeteciliğin çözüm üzerine odaklanması, barış gazeteciliğine odaklanması lazım. Çözüm ve barış gazeteciliği iki tarafın yaklaşımını anlamak; topluma bilgi vermek üzerine gider. Ama öyle gitmedi. Medyadaki dönüşüm, etik ilkelerdeki aşınma yanı sıra bugün gazetecilik mesleği de ağır bir tehdit altında. Bu konuda gazetecilere yönelik baskılarda alternatif medya dediğiniz ya da meslek örgütlerinin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz. Yeteri kadar birlikte hareket edilebiliyor mu?    Herkes kendi gazetecilik, yayıncılık çizgisini sürdürecek. Herkes kendi dünya bakışına uygun yayıncılık yapacak. Ama ne zaman ki mesleğimize, gazeteciliğe, toplumun bilgi edinme hakkına ve bizim ifade özgürlüğü hakkımıza yönelik baskılar varsa yan yana durmamız lazım. Ama o olmuyor. Herkes kendi gazetecilik, yayıncılık çizgisini sürdürecek. Herkes kendi dünya bakışına uygun yayıncılık yapacak. Ama ne zaman ki mesleğimize, gazeteciliğe, toplumun bilgi edinme hakkına ve bizim ifade özgürlüğü hakkımıza yönelik baskılar varsa yan yana durmamız lazım. Ama o olmuyor. Benim mesleğe başladığım yıllarda bu vardı. En sağ uçtaki ile en sol uçtaki gazeteci meslektaş, bir arkadaşımızın başına bir şey geldiğinde yan yana durabiliyordu. Ben kaç defa Başbakanlık merdiveninde eylem yaptığımızı hatırlıyorum. Ama artık öyle değil. Tam tersine bırakın dayanışmayı medya birbirinin tetikçisi haline geldi. Biz 5-6 yıl önce Türkiye Gazeteciler Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi’ni yenilerken oraya bir madde eklemek zorunda kaldık. “Baskı altında gazetecilerin birbirleriyle dayanışmasının mesleki görev olduğu”nu ifade eden madde koyduk. Birbiriyle bırakın dayanışmayı ya da desteklemeyi tamamen tetikçilik yapan, birbirini suçlayan, hedef gösteren, yargılayan bir medya anlayışı ortaya çıktı. Böylesi bir madde ülkelerin çoğunda yok. Bir tek Latin Amerika ülkelerinde ve Türkiye’de gazetecilik meslektaşları ile dayanışmayı etik ilkeler arasına koyan ülke olduk. Çünkü bir orada bir de burada ihtiyaç var. Diyarbakır’da 16 Kürt gazeteci, mesleki faaliyetleri gerekçesiyle gözaltına alındı, tutuklandı. Bu konuda yeterli tepki gösterilmediğini ifade edenlerden biri de sizdiniz. Ancak birinci derecede muhatap olan bazı cemiyet, sendika ve dernekler ya hiç tepki vermedi ya da çok cılız bir tonla ifadeler kullanıldı. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?  Son gözaltı ve tutuklamalar da dayanışma ve destek yeterli görülmedi. Çünkü ideolojik önyargılar, bazı meslek örgütleri ve gazetecileri hala engelliyor. Ben yazımda da söyledim. Ben, Kürt medyasıyla gazeteciliğe ya da hayata bakış konusunda aynı düşünceleri paylaşmıyor olabilirim, zaten paylaşmıyorum da bunu söylüyorum da. Ama onlara yönelik mesleki faaliyetlerinden dolayı baskı, gözaltı oluyorsa da buna karşı çıkarım. Buna karşı çıkmak hepimizin görevidir. Orada önyargılarımızı kenara koymak durumundayız. Bu klasik bir düşüncedir ya; Ben düşüncelerine karşıyım ama seni savunurum. Bu kadar başka bir şey değil.  Diyarbakır değil de İstanbul’da 16 gazeteci tutuklanmış olsaydı, nasıl bir refleks oluşurdu?  Benim birey olarak eksikliğim vardı o dönem ki meslek örgütlerinin de vardı. Bu da bizim hatamız, 1990’larda da bugünde bu medya insanların bilgi edinmesi için bir açığı kapatıyor, kabul etmemiz gerekiyor. Zaten örnekler oldu. İstanbul’da meslektaşlar tutuklandığında yaygın medya ayağa kalktı. Ben yıllar sonra Press filmini izlerken çok üzüldüm. Evet, biliyorduk Güneydoğu’da gazeteciler baskı altındaydı, yer yer tepki göstermeye de çalıştık. Özgür Ülke bombalandığında, insanlar öldürüldüğünde tepki verdik. Ama yine de o zamanda yaygın medya ve meslek örgütlerimiz onları yeterince sahiplenmedi. Bunu kabul etmek lazım. Benim birey olarak eksikliğim vardı o dönem ki meslek örgütlerinin de vardı. Bu da bizim hatamız, 1990’larda da bugünde bu medya insanların bilgi edinmesi için bir açığı kapatıyor, kabul etmemiz gerekiyor. Hangi açığı kapatıyor?   İktidar tarafından topluma kontrollü bilgi veriliyor. İktidar zaten medyanın büyük bir bölümünü devşirdi. Öbür tarafta bağımsız, eleştirel, alternatif medyanın tamamının da kaynakları kurudu. Toplumdan yeterince bilgi alamıyorlar. Bunda hem baskıların etkisi var. Hem maddi olanakların hem de örgütlenme eksiklikleri var. Bütün bunlar birleştiğinde haber alma konusunda ciddi zorluklar yaşanıyor. Sadece Diyarbakır’dan, Bitlis’ten değil. Çorum’dan, Burdur’dan da haber almada da sorunlarımız var. Bölgede o gazeteciler açığı kapatıyor. Her haberleri doğru mu? Değil ama bir şekilde bilgi akıyor. Bunu değerli buluyorum. Sonuçta baktığınızda Türkiye’deki insanların çoğu Kürt medyasının yazdığına inanmıyor. Kürt medyasını takip eden, okuyan insanlarda buradaki insanların yazdığına inanmıyor. Türkiye’de gazeteciliğin geleceği için bu durum ciddi bir problem. Gazeteciliği yeniden inşa ederken; temel anlamamız gereken meselelerden biri de bu. İnanılırlığımızı, güvenirliğimizi yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Toplumun her kesimi için bunu yapmak zorundayız. Başka çaremiz yok. Gönül isterdi ki bu ülkede Kürt ya da Türk medyası olmasın. Herkes herkese hitap etsin. Herhangi bir ulusal, dini grup adına meslek yapılmasın. Bu sonuçta bir şekilde ayrışmayı teşvik eden, zemin hazırlayan anlayış, durum. Gönül ister ki, olmasın ama var. Son dönemlerde gazeteciler çok rahat “terör” kılıfı üzerinden hedef alınıyor. Özellikle Kürt basını ya da sol, sosyalist basın üzerinden bu çok daha rahat kullanılıyor. Bunu gazeteciler dahi yapıyor. Meslekte olanlara neler söylemek istersiniz?  Gazeteciliğin temel ilkeleri var. Kürt medyası ya da bir bölümü ‘teröre’ karşı olma konusunda yeterince açık davranmıyor olabilir. Buna da itiraz edebilirim ama bir gazeteci Faruk Bildirici olarak benim kimseye “Sen niye böyle bir gazetecilik yapıyorsun” deme hakkım yok. Ya da “Şöyle gazetecilik yapıyor” deme hakkımda yok. Gazetecinin tanımı bellidir. Onun dışında “Bu iktidar yanlısı gazetecilik yapıyor”, “Bu politik gazetecilik yapıyor” şeklinde alt tanımlar yapabilir, eleştirebilirsiniz ama “Bunları yok sayıyorum, bunlar gazeteci değil” diyemezsiniz. Şu anda ülkeyi yönetenler, insanlara “Şu gazetede, bu dergide, şu televizyonda” diyerek, farklı davranıyorlar. Özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra birçok televizyon, site, gazete, dergi kapatıldı. Orada da mesele darbe girişimine katılmaları değildi. Onu fırsat bilip, yaptılar. Hatırlarsak Tayyip Erdoğan “Allah’ın lütfu” demişti. O “Allah’ın lütfunu” son derece iyi bir şekilde değerlendirdiler. Olağanüstü Hal döneminde birçok şeyi bu kılıf altında yaptılar. Bütün Kürt medyası, alternatif medyası başta olmak gazetecilerin haberlerini yazarken nesnel olması, asıl amacının bilgiyi vermek olması gerekir. Gazeteci taraf olabilir ama haberi verirken tarafsız ve nesnel olmak çok önemlidir. Bugün artık neredeyse ayırımsız tüm gazetecilerin baskıya uğraması, gözaltına alınması veya tutuklanması olasıdır. Bu duruma karşı bizlere, meslek örgütlerine nasıl görev ve sorumluluk düşüyor?  Gazeteci meslek örgütleri ve sendikaların bir şekilde bir araya gelerek, basın kartını vermesi gerekir. O kart daha prestijli hale gelirse diğerinin anlamı kalmaz. Türkiye’de bir dönem tutuklu gazetecilerin sayısı 200’ü geçti. O zaman da siyasi iktidar “Bunlar gazeteci değil, terörist” diyordu. Yine aynı şeyi söylüyorlar. Diyarbakır’daki arkadaşlar içinde aynısını söylüyorlar. Bence şu önemli; “Teröre destek veriyor” deyip de “Şu programı niye böyle yaptın?”, “Niye bu yazı yazdın dememelisiniz?” o zaman. Bu soruyu soruyorsan; demek ki gazetecilik faaliyetlerinden dolayı bunu yapıyorsun. Bizim gazeteci meslek örgütlerinin de temel çizgisi bu olmalıdır. Bir kişi tutuklandığında, baskı altına alındığında, hapse atıldığında neden dolayı bu baskı yapılıyor? Gazetecilik faaliyeti mi değil mi? Gazetecilik faaliyeti ise hepimizin ortak biçimde karşı çıkması lazım. Maalesef burada bütün meslek örgütleri ortak bir tavır almıyorlar. Türkiye’de şu anda gazetecilik meslek örgütleri son derece zayıf ve bütün gazetecileri kapsamıyor. Şu anda belki de yüzden fazla gazeteci meslek örgütü var. Ama zaten bölünerek, zayıflıyoruz. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti diyoruz ama onun dışında federasyon, dernekler var. Kılcal örgütlenmeler var. Bunlar bizi daha güçsüzleştiriyor. Bizim sendikal yapımızı güçlendirmemiz gerekiyor. Artık bölünmelere son vermemiz ve basın kartını da kendimiz verebilecek hale gelmemiz gerekiyor. Devletin inayeti de beklenmeden bu yapılmalı. Gazeteci meslek örgütleri ve sendikaların bir şekilde bir araya gelerek, basın kartını vermesi gerekir. O kart daha prestijli hale gelirse diğerinin anlamı kalmaz. Diğer basın kartını devlet kendi memurlarına veriyor. Yeni yasa çıktıktan sonra daha keyfi olacak. Bir araya gelmeden bir eylemlilik geliştirmemiz de mümkün olmuyor. Çıkmakta olan yeni yasaya değindiniz. Özellikle yeni getirilen basın kanunuyla internet medyasından basın kartı verilme koşullarına, komisyonlarına, gazete, dergi, internet sitesi açılmasına kadar bir dizi maddede değişiklik yapılıyor. Bu kanun neler öngörüyor? Yansıması nasıl olacak? Basın kartına yönelik yönetmelikle ilgili Danıştay’ın daha önce bir kararı vardı. İletişim Başkanlığı’nın yetkisi ile ilgili tartışmalı bir durumu yasayla ortadan kaldırıyorlar. Üstelik İletişim Başkanı Fahrettin Altun, basın kartı verilecek komisyonun başkanı oluyor. Kurulun büyük çoğunluğunu da onlar belirliyor. Onlar belirledikten sonra da basın kartının kime nasıl verileceği konusunda yeni kurallar getiriyorlar. Olumlu bulduğum tek şey var. Basın kartı alanların ticaret yapmasının yasak olmasına dair düzenlemedir. Gazetecilerin ticaret yapmaması lazım. Onun dışında son derece keyfi bir düzenleme var. Tepemizde malum RTÜK sopası var. Öbür tarafta Basın İlan Kurumu var. BİK’i (Basın İlan Kurumu) çok güçlü bir hale getiriyorlar. İnternet medyasını da dahil ediyorlar. Aynı zaman da Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nu (BTK) daha da güçlendiriyorlar. O da iktidarın sopası haline gelecek. Medya’nın üzerinde 4 iktidar sopası olacak. Demokles’in kılıcı gibi sürekli tepemize sallayacak. Bir yanda RTÜK, bir yanda İletişim Başkanlığı, BTK ve BİK olacak. Kamunun mali gücünü etik-denetim için kullanıyorlar…. BTK’nin yetkisi o kadar genişletiliyor ki; eskiden zaten Sulh ve Ceza Hakimlikleri’ne bir dilekçe veriyorlardı, 70-80 siteyi aynı anda kapatıyordu. İktidar yanlıları istedikleri anda anında haberlere erişim engeli getiriyorlar. Onları yine yapacaklar. BTK başkanı yargıya bile gerek kalmadan site kapatacak, erişim engeli getirebilecek. Üstelik yurt içi, yurt dışı ayrımını kaldırdılar. MİT ile ilgili her haberi katalog suçlara kattılar. Basın İlan Kurumu şu anda parayı elinde bulunduran bir kamu kurumudur. Aynı zamanda etik denetim yapıyor. Dünyanın hiçbir yerinde parayı elinde tutan, mali gücü elinde bulunduran, cezai yaptırım getiren bir kuruluş aynı zamanda etik -denetim yapmaz. Bunlar kamunun mali gücünü etik-denetim için kullanıyorlar. Etik cezalandırmalar yapıyorlar. Aynı zamanda iktidar yanlısı medyaya tirajları uygun olmayanlara kamu aktarımı yapıyorlar. Aynısını internet medyasına da yapacaklar. Onun üzerine bir de “doğru olmayan bilgiyi yaymak” gibi bir suç getiriyorlar. Tanımları belli olmayan bir suç getiriyorlar. Herkese her koşulda uygulanabilir. İstedikleri şu herkesin kamunun yaptığı açıklamaları ya da Erdoğan’ın yaptığı açıklamaları vermesidir. Tayyip Erdoğan’a bakarsanız Gezi eylemleri sırasında camiler, yakıldı, yıkıldı’ ama nerde yok. “Doğru kabul edeceksiniz” diyorlar. “Yıkılmadı dediğiniz” zaman yeni yasaya göre yanlış mı olacak? Hem yaptığımız söyleşi de hem birçok yazınızda barış gazeteciliği üzerinde sıkça durdunuz. Türkiye’de özellikle çatışma ya da operasyon dönemlerinde bir barış gazeteciliği yapılıyor mu? Ya da savaş gazeteciliği nasıl şekilleniyor?  Suriye’ye yapılacak bir operasyon Türkiye’ye ne getirecek? Ne gibi sonuçlar doğuracak? Uluslararası durum, siyasi konektör nedir? Bunlar üzerine gidilmiyor. Bakılmıyor. Türkiye’de savaş gazeteciliğinde iktidar yanlısı gazeteciler, medya; iktidarın yanında pozisyon alıyor. “Onlar ne söylerseler doğrudur” çizgisinde hareket ediyorlar. Bu tabii ki savaş çığırtkanlığının devamı haline geliyor. Yaptıkları şey bu. Bu da bir savaş ya da çatışma söz konusu olduğunda bunun ülkeye, insanlara ne getirip, götüreceğini düşünmeden yapılıyor. Suriye’ye yapılacak bir operasyon Türkiye’ye ne getirecek? Ne gibi sonuçlar doğuracak? Uluslararası durum, siyasi konektör nedir? Bunlar üzerine gidilmiyor. Bakılmıyor.  Bugün bir operasyon tartışması var. İktidarın medyasına baktığımda, birdenbire Suriye’nin Kuzeyi’nde insanların Türkiye’nin operasyon yapması için ne kadar hazır olduklarını anlatan haberler çıkıyor. Oysa Türkiye’de yaygın medyanın orada muhabirleri yok. Gidip, orada incelemiş, değiller. Belli ki istihbarat örgütleri ya da siyasi kaynaklar onlara bazı şeyleri aktarmış. Onları aktarıyorlar. Onları da kimin aktardıklarını vermeden yazıp, çiziyorlar. Dolayısıyla hem yanıltıyor, yanıltmanın ötesinde hem o insanların hem de ülkenin çıkarını korumuş olmuyorlar. Bugün Türkiye’de eğer milyonlarca sığınmacı varsa bunun temel nedeni Suriye’deki savaştır. Suriye’deki savaşta Türkiye’nin pozisyonu neydi? Biliyoruz ki; buradan silahlar gitti. Sınırlar kalktı. Dünyanın her tarafından gelen çatışmacılar, mücahitler, militanlar oraya gittiler. Bir ara Suriye’deki yabancı savaşçı sayısı yerlilerden daha fazlaydı. O döneme bugün baktığımda; Türkiye’deki gazetecilik gerçekten siyasi iktidarı eleştirebilse ya da eleştirel yaklaşabilseydi; Türkiye’nin oraya silahıyla, ordusuyla, istihbaratıyla yani bütün gücüyle savaşa girmesini engelleseydi, belki bugün büyük ihtimalle bu kadar sığınmacı gelmeyecekti. Körfez savaşına gidelim. Birinci, ikinci körfez savaşında Irak’ta çatışmalar vardı. Peşmergeler, yüz binlerce insan Saddam baskısından dolayı Türkiye’ye kaçıp, geldiler. Türkiye savaşa mı katıldı? Hayır, katılmadı. Gerçi Özal yönetimi katılmak istiyordu, katılamadı. O nedenle de insanlar bir süre sınırda kaldı, sonra ülkelerine döndü. Şimdi dönemiyorlar. Çünkü orada hala çatışma koşullarını sürdürüyorsun ve sen bu insanları Türkiye’nin her tarafına yaydın. Sen oraya silah gönderdin. Suriye’de, Türkiye ve diğer güçler silahla işin içine girmemiş olsaydı; belki orada Esad yönetimine karşı sivil protestolar başka bir şeye evrilecekti. Ama oradaki protestoları, itirazların savaşa dönüşmesinde bizim ülkemiz katkı da bulundu. Sonuç bu oldu. Sen hangi hakla başka bir ülkenin işine karışır ve silah gönderirsin. Bunu yaptı ülkemiz. Biz şimdi bunu sorgulamadan bu ülkede niye bu kadar sığınmacı var diyoruz. Bu iş değil ki! Yani gazeteciler kamu yararı görevini yapmadı mı? Ben gazeteci olarak geriye dönüyorum ve diyorum ki; gazeteciler görevlerini yapmadılar. Biz gazeteciler yapmadık. Yapmış olsaydık, bu savaşa biz katılmayacaktık ve Suriye’de bu halde olmayacaktı. Bu yönetimin sorumluluğu var ama biz gazetecilerinde sorumluluğu var. Tabii ki bunun dışında davranan, buna itirazlarını dile getiren barış gazeteciliği yapmaya çalışan medya kuruluşu yok muydu? Tabii ki vardı. Ama genel olarak baktığımızda maalesef görevimizi yeterince yapamadık ve bugün bu haldeyiz. Bir diğer sormak istediğim mesele “Medya ombudsmanlığı… Siz yıllardır bunu yapıyorsunuz ve kurumsallaşması için de emek harcıyorsunuz. Denetlenebilir bir gazetecilik yapılması teziniz var. Neden denetlenebilir gazetecilik olmalı? Bugün medyanın içerisinde bulunduğu sorunlara çözüm olur mu?    Medyanın kendi kendini denetlemesinin medyanın yararına olacağını düşünüyorum. Ben şimdi 10’a yakın medya kuruluşu ile çalışıyorum. Onun dışındaki kuruluşlara dair eleştirilerimi yazıyorum. Şu ana kadar yararlı gidiyor. Hem ben öğreniyorum hem de arkadaşlarla tartışıyoruz, doğruyu bulmaya çalışıyoruz.  Gazetecilik, gazeteciler tarafından denetlenmesi gerekir. Temel hareket noktam budur. Biz çok partili döneme geçtiğimiz 1960’lardan bu yana medyanın kendi kendini denetlemesi için birtakım kuruluşlar, ilkeler geliştirmeye çalışmışız ama hiçbiri kalıcı olmamış, medyanın tamamına hakim olamamış durumda. 1990’ların sonundan itibaren ombudsmanı gelişmeye başladı. Ben 10 yıl kadar bunu Hürriyet’te yaptım. Şunu gördüm; bir medya kuruluşunun içerisinde bunu yapmak editöryal bağımsızlık mümkün olmadığı için yeterince olmuyor. Ama bağımsız medya ombudsmanlığı bütün medya kuruluşlarının tanıdığı, onların mali olarak da desteklediği bir medya ombudsmanlığının Türkiye’de etkili olacağına inanıyorum. Benim olmam şart değil. Ben olabilirliğini göstermeye çalışıyorum. Ben ya da bir başkası ya da başka bir formülasyon olabilir. Medyanın kendi kendini denetlemesinin medyanın yararına olacağını düşünüyorum. Ben şimdi 10’a yakın medya kuruluşu ile çalışıyorum. Onun dışındaki kuruluşlara dair eleştirilerimi yazıyorum. Şu ana kadar yararlı gidiyor. Hem ben öğreniyorum hem de arkadaşlarla tartışıyoruz, doğruyu bulmaya çalışıyoruz. Gazeteciler, gazetecileri denetlemeli. Bizi bizden başkası denetlemeye kalktığı zaman ki; bu çoğunlukla siyasetçiler ya da devleti yönetenler yapıyor. Zaten sonuçları kötü oluyor. Kendi propaganda aygıtı haline getirebiliyorlar. Oysa biz kendi yanlışlarımızdan kendimizi arındırabilirsek, yanlışlarımıza itiraz edip, yanlışlarımızı kabul edebilme konusunda daha hoşgörülü olursak zaten sorunları çözeriz. Birçok konuya ayrıntılı değindiniz. Özelikle genç meslektaşlarınıza mesajınız ne olur? Gerçeğin peşinden koşmaktan vazgeçmemek lazım. Çünkü gerçek her zaman kendine bir yol bulup, ortaya çıkıyor. Biz gazeteciler umutsuz olmamalıyız. Ben ne zaman umutsuz olsam bu ülkenin geçmişine bakıyorum. Bu ülkede zamanında Sebahattin Ali’ler, Aziz Nesinler gazetecilik yapmışlar. Yoğun baskı altında kalmışlar. Bizim dönemizde sürekli baskı altında çalışan, kapatılan, öldürülen gazeteciler var. Onlar nasıl gazetecilik yaptıysa biz de yapmaya devam edeceğiz. Sosyal olayların bir anda gelişmesini beklememek, umutla, güçle mücadeleye devam etmek lazım. FARUK BİLDİRİCİ KİMDİR? Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi. Gazeteciliğe, Haziran 1980’de Cumhuriyet’te başladı. 12 Eylül askeri döneminde sıkıyönetim ve eğitim muhabirliği, 1983 seçimlerinden sonra da Başbakanlık, siyasi parti ve parlamento muhabirliği yaptı. Bir süre Haber Müdürlüğü görevinde bulunduğu Cumhuriyet’ten, Nisan 1992’de ayrıldı.  Sabah Gazetesi’nde beş ay süren parlamento muhabirliğinden sonra Ekim 1992’de Hürriyet’e geçti.  Yaklaşık beş yıl Hürriyet Ankara Büro Şefi olarak görev yaptı.  Mart 2002’de Hürriyet Ankara Temsilci Yardımcılığı’na getirildi. 2002-2003 yıllarında Tempo dergisinde “Kırlangıç Yuvası” köşesinde yazdı. 31 Ağustos 2004- 14 Mart 2005 tarihleri arasında “Anlatsam Roman Olur” başlığıyla Hürriyet gazetesinde gerçek yaşam öyküleri kaleme aldı.  Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda üç dönem “Araştırmacı gazetecilik”, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde de iki dönem (2014-2015) “Parlamento muhabirliği”, Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde de üç dönem (2016-2019) “Medyanın güncel sorunları” dersleri verdi. 19 Nisan 2010 tarihinden Mart 2019 tarihine kadar Hürriyet gazetesinin Okur Temsilciliği (Ombudsman) görevini yürüttü.  Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nda 3,5 ay üyelik yaptı. Daha sonra “Medya ombudsmanı” olarak farukbildirici.com adresindeki kendi web sayfasında medya eleştirileri yazıyor.  MA / Berivan Altan 

En az 10 karakter gerekli