DOLAR 18,5430 0.12%
EURO 18,0869 0.32%
ALTIN 983,16-0,42
BITCOIN 3605882,74%
Diyarbakır
32°

AÇIK

16:22

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Av. Uysal: Abdullah Öcalan’ın çözüm gücü engelleniyor
  • Rojev
  • Güncel
  • Av. Uysal: Abdullah Öcalan’ın çözüm gücü engelleniyor

Av. Uysal: Abdullah Öcalan’ın çözüm gücü engelleniyor

Derinleştirilen tecritle Abdullah Öcalan'ın çözüm gücünün engellendiğini belirten avukat Nevroz Uysal, "Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması Türkiye için nefestir. Çözüm konusunda yeniden bir umut doğmasıdır" dedi.

ABONE OL
Eylül 11, 2022 07:00
Av. Uysal: Abdullah Öcalan’ın çözüm gücü engelleniyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL
DİYARBAKIR – Derinleştirilen tecritle Abdullah Öcalan’ın çözüm gücünün engellendiğini belirten avukat Nevroz Uysal, “Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması Türkiye için nefestir. Çözüm konusunda yeniden bir umut doğmasıdır” dedi. 
 
PKK Lideri Abdullah Öcalan, küresel güçlerin ortaklığıyla Türkiye’ye getirildiği 15 Şubat 1999’dan bu yana İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde tutuluyor. 23 yıldır ağır tecrit koşulları altında tutulan Öcalan, ne yakınları ne de avukatlarıyla görüştürülmüyor. Görüşmeler, daha önce “koster bozuk” ve “hava muhalefeti” gibi gerekçelerle engelleniyordu. Ancak son yıllarda yapılan başvurular ya yanıtsız bırakılıyor ya da “disiplin cezaları” gerekçesiyle engelleniyor. Öcalan, en son 7 Ağustos 2019 tarihinde avukatlarıyla görüştü. Yine ailesiyle görüştüğü en son tarih ise 25 Mart 2021. Söz konusu görüşme telefon üzerinden gerçekleşmiş ve yarıda kesilmişti. 
 
Kürt sorununun çözümünde muhatap olarak gösterilen Öcalan, her görüşmede çözüm için barış eli uzattı. Öcalan, avukatlarıyla yaptığı son görüşmede de çözümde ısrarcı olduğunu, “Kürtlere yer açmaya çalışıyorum, gelin Kürt sorununu çözelim. Bir haftada çatışma durumunu, ihtimalini ortadan kaldırırım diyorum. Ben çözerim, kendime güveniyorum, çözüm için hazırım. Ancak devlet de, devlet aklı da gereğini yapmalıdır” ifadeleriyle dile getirdi. Ancak Öcalan’ın bu çağrılarına tecridin daha da derinleştirilmesiyle yanıt verildi. 
 
Tüm bunların yanı sıra Öcalan’a dönük uygulamalara karşı hukuki girişimler sürüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Öcalan’a şartlı tahliye olmaksızın ömür boyu hapis cezası verilmesine dair verdiği ihlal kararının yerine getirilmemesine karşı Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne başvuru yapılmıştı. Türkiye, Komite’ye yapılan başvurulardan biri için verdiği yanıtta, Öcalan’ın “müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan tutukluya serbest kalma imkanının tanınması” anlamına gelen “umut hakkı”ndan muaf olduğunu itiraf etti. Komite’nin, aynı konuda yapılan farklı bir başvuru için Türkiye’den bilgilendirme istemesine dair verdiği süre de bu ay içinde doluyor. 
 
Öcalan’ın avukatlığını yapan Asrın Hukuk Bürosu’ndan avukat Newroz Uysal, görüş başvurularının engellenmesi, Öcalan’ın “umut hakkından” muaf tutulması ve her geçen gün daha da derinleştirilen tecride dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.  
 
Bugün, PKK Lideri Öcalan’ın ailesi ile 11 Eylül 2016’da yaptığı yüz yüze görüşmenin yıldönümü. Öcalan bu görüşmede, “Eğer devlet projelere hazırsa, biz 6 ayda bitirebiliriz” demişti. Öcalan sizinle yaptığı son görüşmede de benzer mesajlar vermişti. Öcalan’ın çözümdeki ısrarı ve rolüne dair neler söylersiniz?  
 
1999’da yakalanmadan önceki süreçten tutalım 24 yıllık cezaevindeki sürece kadar Sayın Öcalan, çözüm konusundaki rolünden hiçbir zaman geri adım atmadı. Sürekli kendisini sorumlu kişi olarak gördü. Avukat görüşmelerinde ve 2013-2015’teki heyet sürecinin tamamında hem kamuoyuna hem devlete dönük birçok çağrısı olmuştu. 11 Eylül 2016 görüşmeleri ise çok özgün gerçekleşen bir ziyaretti. 2015 Nisan’dan sonra görüşmeler kesilmişti. Bir buçuk yıllık süreçten sonra darbe girişimi gerçekleşmişti. O süreçte Sayın Öcalan’ın da içinde bulunduğu İmralı Cezaevi’ne saldırma ihtimali çok yoğunca tartışılmıştı. Buna binaen 50  siyasetçi HDP Diyarbakır İl Örgütü binasında açlık grevine girmişti. Devlet bu açlık grevinin yaratmış olduğu hareketliliği ve kitleselliği gördükten sonra bir aile ziyaretine izin vermişti. O ziyarette Sayın Öcalan geçmiş dönemdeki, 2013-2015’teki tecrübeleri dikkate alarak, ‘Hala geç değildir. 6 ay da sonuçlandırabiliriz, bitirebiliriz’ çağrısı yapmıştı. 
 
Sayın Öcalan, en son bizim görüştüğümüz Ağustos 2019 ziyaretinde ve öncesindeki 4 ziyarette de çözüm için kendisinin hazır olduğunu, çözüm konusunda projelerinin, önerilerinin ve yol haritasının bulunduğunu, ancak bunun karşısında hiçbir zaman bu sorunu çözmede iradenin bulunmadığını, bu iradenin varlığı halinde ancak yol alınabileceğini söylüyordu. Bizlerle görüşme gerçekleştiğinde Türkiye Rojava’ya saldırı hazırlığı içerisindeydi. Gittiğimizin aynı günü ABD’li yetkililerle görüşme sağlanacaktı. Sayın Öcalan şöyle bir çağrıda bulunmuştu, “Yapılacak operasyon, savaş hali hiçbir tarafa kazandırmaz. Ciddi bir kayıptır. Sonuç alınabilecek bir şey değildir. Ben bir haftada olası çatışma ihtimalini ortadan kaldırabilecek güce ve iradeye sahibim” diyerek tekrardan bu çağrısını yineledi.
 
Öcalan’dan, çözümdeki ısrarı ve rolüne rağmen 18 aydır haber alınamıyor. En son 25 Mart 2021’de ailesiyle kesintili bir telefon görüşmesi gerçekleştirebildi. Bununla ne amaçlanıyor?  
 
Sayın Öcalan’ın çözüm konusunda, barış konusunda, Kürt sorunu ve Ortadoğu’daki bölgesel sorunların tamamının çözümü konusundaki ısrarı şuan mevcut tecrit politikasının ana sebeplerinden bir tanesidir. Çünkü Sayın Öcalan’ın tutuklanmasında hedeflenen temsil ettiği ideolojik hattın yok edilmesiydi. Ancak bu 24 yıllık süreçte bu ideolojinin asla bitirilemeyeceği, aksine daha da büyüdüğü, bütünselleştiği, bölgesel olmaktan çıkarak dünyaya yayıldığı görüldü. Bu görüldükçe de Sayın Öcalan üzerindeki tecrit daha da ağırlaştırıldı. Öcalan’sız bir çözüm hedeflenmektedir. 
 
 
 Öcalan’ın tutuklanmasında hedeflenen temsil ettiği ideolojik hattın yok edilmesiydi. Ancak bu ideolojinin daha da büyüdüğü görüldü ve bu görüldükçe tecrit daha da ağırlaştırıldı. Öcalan’ın ortaya çıkarabileceği çözüm gücü engellenmektedir. 
 
Son dönemde hiçbir şekilde haber alamama hali gelmiş olduğumuz noktanın zirvesidir. Bu durum her türlü ihtimale, spekülasyona, her türlü manipülasyona açık bir hal doğurmaktadır. Çünkü Sayın Öcalan’ın sadece insani olarak haklarının engellenmesi söz konusu değildir. Aslında politik olarak da Sayın Öcalan’ın ortaya çıkarabileceği çözüm gücü engellenmektedir. Kendisinin, fikirlerinin ideolojik olarak ulaştırılması engellenmektedir. Bu amaçlar haliyle çözümsüzlüğü beraberinde getirmektedir. Bugün bunun sonuçlarını hem Türkiye coğrafyasında hem Kürdistan’da hem de Ortadoğu’da net bir şekilde görebiliyoruz.
 
Daha önce “koster bozuk” ve “hava muhalefeti” gerekçeleriyle engellenen görüşler, şimdi disiplin cezalarıyla engelleniyor. İmralı’da “voltaya” dahi disiplin cezası verildi. Disiplin cezalarıyla ne amaçlanıyor?  
 
İmralı Cezaevi, hukuk dışılığın üretildiği bir yer. Bu hukuk dışına itilme hali. Sayın Öcalan şahsında ortaya çıkan hukuka kılıf halini biz iki döneme ayırmıştık; Birinci dönem 1999’dan 2016 yılına yani 15 Temmuz darbe girişimine kadar olan süreç. “Koster bozuk”, “Hava muhalefeti” gibi gerekçeler… 2016 yılı Temmuz ayından 2018 Eylül ayına kadar OHAL gerekçesiyle anılan İnfaz Hakimliği kararlarının gerekçesi. Yine Eylül 2018’den bugüne kadar devam eden disiplin cezaları gerekçesi. 
 
 
 Avukatlarla görüştürülmeme gerekçesi disiplin cezaları değil. Çünkü kanunlara göre bu bir avukat görüşüne engel sayılabilecek bir neden değil. Türkiye’de hiçbir şekilde örneği yoktur. Ancak bu argüman kullanılmaya devam ediyor. 
 
Şuan Sayın Öcalan’ın görüş başvurularına aile bakımından 3 aylık disiplin cezaları gerekçe gösteriliyor. Avukatlar bakımından ise İnfaz Hakimliği 6 ayda bir görüşmeme kararı alıyor. Aslında bizim görüşmeme gerekçemiz disiplin cezaları değil. Çünkü Türkiye kanunlarına göre bu bir avukat görüşüne engel sayılabilecek bir neden değil. Türkiye’de hiçbir şekilde örneği yoktur. Nihai olarak devlet bu yeni disiplin cezaları argümanını kullanmaya devam ediyor. Bunun tek bir amacı var; Nasıl ‘koster bozuk’u fiili bir gerekçe görüp kamuoyunda kabul hali oluşturmuyor tam tersi tepki oluşturuyorsa, bugün disiplin cezaları da kulağa ne kadar hukuki kavram olarak gelse de ‘koster bozuk’ gerekçesinden hiçbir farkı yoktur. Tek bir amaçları vardır; Sayın Abdullah Öcalan ile kurulabilecek aile görüşünün engellenmesi konusunda ortaya çıkabilecek bahane, kılıftır. 
 
Haber alamama hali üzerine Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’ne (CPT) başvuru yaptınız. CPT’nin bu noktadaki sorumlulukları neler ve siz ne talep ediyorsunuz?  
 
CPT’nin hem hukuki anlamda hem de diplomatik anlamda muhatap alınmasını gerekçe kılan şey; Türkiye’nin İşkenceyi Önleme Sözleşmesi’nin tarafı olması ve bu sözleşmenin uygulanma denetiminin CPT’de olması. Bu komitenin prosedürü olarak ilgili ülkeye defacto ziyaretlerini, plansız, haber vermeden ihtiyaç duyulması halinde ziyaret yetkisine sahip olmasıdır. Biz bu noktada 1999’dan bugüne kadar CPT’ye yüzlerce kere başvuruda bulunduk. 3 ayda bir ya da 4 ayda bir düzenli bşr şekilde raporlar gönderiyoruz. Bizim CPT’den talep ettiğimiz şey, istikrarlı bir şekilde İmralı Cezaevi’ndeki var olan uygulamaları takip etmesi, işkence iddialarını ortadan kaldırabilecek adımları atması. 24 yıllık İmralı tecrit uygulamasına baktığımızda CPT İmralı’ya sadece 8 kere gelmiş. Biz CPT’yle yaptığımız tüm görüşmelerde ya da başvurularda İmralı Cezaevi’nin dünyada temel insan haklarına aykırı, sözleşmelerine aykırı, genel kurallara aykırı ve CPT ilkelerini alt üst eden bir cezaevi olduğunu ifade ettik. Sayın Öcalan’a özel kurulmuş bir cezaevi olduğunu söyledik. Ancak CPT’nin en son raporunda ifade ettiği şekilde; İmralı Cezaevi rejiminin tamamen değişmesi gerekirken, bugün biz avukatların görüşünün engellendiğini, aile görüşlerinin sadece olağanüstü koşullarda gerçekleştirebildi. Hiçbir şekilde İmralı ile olağan koşullarda bir temas kuramıyoruz. Bunun yegane sorumlularından bir tanesi de uluslararası sorumluluğu ve yetkisi bulunan CPT kurumunun kendisidir.
 
 
24 yıllık tecridin Türkiye’deki adalet yetkililerinin sorumluluğunda değil, CPT gibi bunları denetlemekle ilgili kurumların rızasıyla gerçekleştiğini düşünüyoruz. Çünkü raporlarına sahip çıkmamaları bir rıza halidir. 
 
Son başvurumuzda acilen defacto ziyaret gerçekleştirilmesini talep ettik. CPT, İmralı’yı son raporunda haber alınamayan, mutlak iletişimsizlik, mutlak haber alınamayan bir yer olarak ifade etti. Bunun sorumluluğuna denk bir hareketlilik içerisinde ve bir eylemsellik içerisinde olması gerekirken, sadece ‘biz yetkililerle görüşüyoruz ya da devletin ilgili kurumlarıyla temas halindeyiz’ demek yetmeyecektir. 24 yıllık tecridin, Türkiye devletinin ya da Türkiye’deki adalet yetkililerinin sorumluluğunda değil, CPT gibi bunları denetlemekle ilgili kurumların rızasıyla gerçekleştiğini düşünüyoruz. Çünkü temas etmekten kaçınmaları, raporlarına sahip çıkmamaları, bizim başvurularımızı sürekli bir sürüncemede bırakma halleri aslında mevcut var olan sistemin örtülü bir rıza halidir. Örtülü bir sürdürme noktasında cesaretlendirme halidir. Bunun bu anlama geldiği, olmaması konusunda ancak başvurularımız sürüyor. 
 
En son başvurumuzda da acil bir ziyaret talebimiz vardı. Kısa sürede bir ziyaret gerçekleşmesini umuyoruz. Bu tecridi ortadan kaldıracak bir uygulama tabiki değildir. Ya da tek başına tecridin uluslararası arenada, farklı bir noktada tartışıldığı anlamına da gelmeyecektir. Ancak bu konuların sorumluluğunu yerine getirmeleri, yazacakları raporların hem Türkiye hem de uluslararası anlamda bir etki gücü olduğu bir hakikattir. Bunun gerçekleştirilmesi için başvurumuzu yaptık. Umarız yakın bir zamanda bir ziyaret gerçekleştireceklerdir. 
 
Bakanlar Komitesi’ne yeni bir başvuruda bulundunuz. Türkiye, AİHM’in ihlal kararına karşı herhangi bir adım atmadığı gibi Komite de herhangi bir denetimde bulunmadı. En son Türkiye Öcalan’ı “umut hakkı”ndan muaf tuttu. Böyle bir durum söz konusu olabilir mi, olursa sonuçları ne olur? 
 
Ağustos’ta Bakanlar Komitesi’ne yeni bir bilgilendirmede bulunduk. Eylül ayındaki toplantıda Sayın Öcalan ile ilgili kararın gündeme alınmasını, tartışılmasını, Türkiye’nin 8 yıllık kararı uygulamama konusundaki ısrarının görülerek, bu noktada Türkiye’ye karşı bir yaptırım ya da kararın tekrardan AİHM’e gönderilmesi konusunda bir talebimiz oldu. Türkiye buna bir cevap verdi. Bu Türkiye’nin ilk cevabı da değil. 2015 ve 2021’de eylem planı sunmuştu. Öncesinde de Türkiye’deki hukuk ve insan hakları örgütlerinin yapmış olduğu 9/2 bildirimine de Türkiye cevap sunmuştu. Bunların totalinde söylediği şey özetle aynı. Hükümet, Türkiye’de bir ‘umut hakkı’ndan yoksun bırakma halinin olduğunu inkar etmiyor. ‘Evet benim kanunlarımda koşullu salıverme düzenlemesi vardır, ancak ben bazı suçları ve bazı kişileri bu koşullu salıverme hakkında muaf tutuyorum’ diyor. Aslında bunun Komite ve Avrupa ülkeleri tarafından kabul olmasını istiyor. 
 
 
Bir kişiyi, intikam alma hissiyatıyla muaf tutamazsın. Serbest kalma umudunu taşıyabilecek bir sistem oluşturabilmen lazım. Komite’nin Türkiye üzerinde hukuki ve siyasi baskını arttırması ve Türkiye’nin kanun değiştirmesi gerekir.  
 
Sen ülkende cezaevinde belli suç tipleri için, belli kişiler için cezalandırmanın ötesinde kişiden intikam alma, öç alma hissiyatıyla muaf tutamazsın. Senin herkes için bir gün serbest kalma umudunu taşıyabilecek bir sistem oluşturabilmen lazım. Şu anki kanunlarda Sayın Öcalan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası olduğu için ve ilgili Ceza İnfaz Yasası’nın 107’nci maddesine göre de belli suçlardan ceza aldığı için koşullu salıverme hakkı yok. Sayın Öcalan şuana kadar yaşamı boyunca, yani ölünceye kadar cezaevinde kalma cezası ile karşı karşıya. Bunun değişmesi için de Bakanlar Komitesi’nin Türkiye üzerinde mevcut hukuki ve siyasi baskısını arttırması ve Türkiye’nin en kısa sürede bir kanun değiştirmesi gerekir. 
 
Türkiye bu durumdan kaçabilir mi? 
 
 Hayır. Tabi ki er ya da geç bunu yapacaktır. Ama bunu 10 yıl sonra da bir ay sonra da yapabilir. ‘Ben değiştiriyorum’ diyebilir. Bu tamamen hukuki bir prosedür. Sözleşmesel bir taahhüt ve bunu yapmak zorunda. Ancak Sayın Öcalan kararı olduğu için, devlet siyasi bakış açısıyla hareket ediyor. Şuan Türkiye’deki kanunlarına göre, Sayın Öcalan ‘umut hakkı’ndan muaf. Bunun değişikliği için de Komite’deki denetim sürecinin daha düzenli, daha istikrarlı bir şekilde sürdürülmesi ve sonuç alınabilmesi için sivil toplum kuruluşlarının, baroların, insan haklarının bu konuda daha hareketli, daha sonuç alıcı hareket etmesi gerekiyor. Uluslararası arenada da bu ülkelerin dışişleri bakanlıklarıyla ne kadar büyük bir ihlal olduğunun anlatılması lazım. Sanki Sayın Öcalan’a özel bir cezaymış gibi Komiteyi ikna etmeye çalışıyorlar. Halbuki binlerce kişi bundan muaf. Aynı şekilde Sayın Öcalan’a özel çıkarılan bir kanun, binlerce insanın hayatına dokunuyor. Binlerce insanı etkiliyor. Komite’nin bu noktada, bekletme ve sürüncemede bırakma halini sonlandırması için başvurularımızı yapmaya ve süreci takip etmeye devam edeceğiz. 
 
Hukuki süreçleri bir kenara bırakırsak, haber alamama durumu ve tecrit Türkiye’yi politik açıdan nasıl etkiliyor?  
 
Şöyle ifade etmek gerekiyor; Bu tespiti yıllardır Kürt siyaseti yapıyor. Yıllardır Sayın Öcalan’ın benzer şekilde tespitleri, çağrıları ve yorumları olmuştu. Devlet Kürt sorunu ne şekilde çözüleceğini, yani politika ve siyaset yoluyla mı yoksa askeri ve savaş yoluyla mı çözüleceği konusunda bir politik değişkenliğine gittiğinde bunun kendini gösterdiği kimi belli yerler var. Bunların başlıcası, Sayın Öcalan’ın tutulduğu İmralı Cezaevi. Yani Sayın Öcalan’ın politik rolü, Kürt halkının kendisini lider olarak kabul etmesi, Sayın Öcalan’ın çağrılarının yaratmış olduğu etkiler göz önüne alındığında devlet, bir politik değişime gittiğinde, Kürt sorunun çözümsüzlüğü konusunda bir karar aldığında belli hatları kesmektedir. Bunlardan bir tanesi Sayın Öcalan’ın dış dünyayla iletişiminin kesilmesidir. Bu tecrit hali aynı zamanda devlet okuması bakımından baktığımızda çözümsüzlüğün ya da savaşın başlangıcı konusunda bir emaredir. Keza bunun bir devamı olarak bugün tecridin ağırlaştırılmasıyla beraber, siyasi baskıları, gözaltıları, tutuklamaları, birçok noktada insan hakkı ihlallerini görebiliyoruz. Bunun bir diğer yansıması Kürdistan’ın diğer parçalarına askeri operasyon olarak görebiliyoruz. Yine Türkiye sadece bununla da kalmıyor hem bölgesel hem uluslararası arenada Kürtlerin her türlü kazanımının önüne engel olarak görebiliyoruz. Sayın Öcalan üzerindeki tecridin değişmesi ya da Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması demek devlet aklı bakımından Kürt sorunun çözümsüzlüğü konusunda bir şeylerin değiştiği anlamına gelir. Bunlar birbirinin neden sonuç ilişkisi, birbirini etkileyen iki emaredir. 
 
 
Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması Türkiye ve Kürdistan için bir nefestir. Çözüm konusunda yeniden bir umut doğmasıdır. Öcalan’ı sesinin dışarıya yansıması bir siyasi araç ya da şantaja alet edilmemelidir. 
 
Tecridin kaldırılması çözümsüzlük konusunda devletin bir siyaset değişikliğini gösterir. Sayın Öcalan’ın sözlerinin kamuoyuna ulaşması, aynı zamanda siyasal çözüm, uzlaşı ve barış arayışlarında bir umut yeşermesidir. Çünkü Sayın Öcalan’ın çağrılarının kamuoyunda yaratmış olduğu inanç, umut, çözüm konusunda göstermiş olduğu iradenin yayılma halinin tam tersi, umutsuzluk, inançsızlık ve öfke halini beraberinde getiriyor. Tabi ki bu atmosferin yaratacağı sonuçların devlet nezdinde karşılığı baskı ve şiddet yolunun tekrar gün yüzüne çıkma halidir. Bunların birbirini etkileme halini biz birçok kere örnek vermiştik. Sayın Öcalan’ın sesinin dışarıya yansıması -aile ve avukat görüşmelerinin gerçekleşmesi- bir siyasi araç ya da şantaja alet edilmemelidir. Sayın Öcalan bir hak öznesidir. Türkiye’de tutulan bir tutsaktır. Ailesiyle, avukatıyla, vasisiyle görüşme, mektupların ulaşması bunlar temel insani haklardır. Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması Türkiye, Kürdistan ve bölge için nefestir. Çözüm konusunda yeniden bir umut doğmasıdır.
 
MA / Müjdat Can – Eylem Akdağ 

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.