DOLAR 17,9641 0.16%
EURO 18,4045 -0.01%
ALTIN 1.032,81-0,62
BITCOIN 433667-3,17%
Diyarbakır
32°

AÇIK

13:14

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Bakkalcı: İşkenceye karşı toplum aktif tanıklığa geçmeli
  • Rojev
  • Güncel
  • Bakkalcı: İşkenceye karşı toplum aktif tanıklığa geçmeli

Bakkalcı: İşkenceye karşı toplum aktif tanıklığa geçmeli

İşkencenin mutlak yasak olduğunu ve toplumun buna karşı "aktif tanıklığa" geçmesi gerektiğini belirten TİHV Genel Başkanı Metin Bakkalcı, işkencesiz bir yaşama ortamı için ülkenin demokratikleştirilmesine işaret etti.

ABONE OL
Haziran 29, 2022 08:00
Bakkalcı: İşkenceye karşı toplum aktif tanıklığa geçmeli
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ANKARA – İşkencenin mutlak yasak olduğunu ve toplumun buna karşı “aktif tanıklığa” geçmesi gerektiğini belirten TİHV Genel Başkanı Metin Bakkalcı, işkencesiz bir yaşama ortamı için ülkenin demokratikleştirilmesine işaret etti.  İşkenceye Karşı Sözleşmeyi 25 Ocak 1988’de imzalayan Türkiye’de işkence ve kötü muamele hiç bitmedi. Aksine işkence vakaları daha da arttı. Her 10 yılda bir yaşanan darbeler, askeri operasyonlar, sıkıyönetim uygulamaları ile Olağanüstü Hal (OHAL) süreçlerinde ayyuka çıkan işkence, günümüzde gözaltı merkezlerinden sokaklara ve evlerin içine kadar taşınmış durumda. İşkence vakalarına dair ortaya çıkan görüntüler ve bu konuda çalışma yürüten sivil toplum örgütlerine yapılan başvurulardaki artış da bunun en somut göstergesi.  VERİLER Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na (TİHV) 2021 yılında işkence ve kötü muameleye maruz kalan 948 kişi başvuruda bulundu. TİHV’in 2021 yılı verilerine göre 2021 yılında sokakta ve açık alanda en az 257 kişi, ev baskınları sırasında en az 48 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı. 2022 yılının ilk beş ayında ise, sokakta ve açık alanda en az 48 kişi, ev baskınları sırasında en az 38 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı. Yine aynı verilere göre ilk 5 ayda asker ve polis müdahalesi sonucu 98’i çocuk olmak üzere en az 2 bin 103 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı ve 25 kişi yaralandı.  İnsan Hakları Derneği (İHD) 2021 verilerine göre, resmi olmayan yerlerde ve gözaltı dışındaki yerlerde işkence ve diğer kötü muameleye uğradığını iddia eden kişi sayısı 25’i çocuk olmak üzere toplam 704 kişi. Toplumsal gösterilerde polis ve askerin müdahalesi sonucu en az 2 bin 835 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı. En son Van ve Hakkari’de yaşanan işkence vakaları kamuoyuna yansıdı. Başkale ilçesinin Xaşkan mahallesine bağlı Sersul mezrasında gözaltı için gelen askerler, kadınları darp ederek, dakikalarca havaya ateş açtı. Hakkari’nin Yüksekova ilçe kırsalında operasyona çıkan askerler ise, gözaltına aldıkları kişileri ve görüş için karakola gelen avukatları darp etti.  TİHV Genel Başkanı Metin Bakkalcı, ülkenin her yerine yayılan işkence ve kötü muamele ile altında yatan politikalara dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı. İşkence kavramı yayıldıkça kavramın kullanım alanı da artıyor. Tam olarak neye işkence diyoruz? İnsanlar arasında gerçekleşen herhangi bir şiddet eylemini işkence olarak tanımlamak uygun düşmüyor. O suçtur. İşkence özgürlüğünden alıkonulan kişilerle ilgili meseledir. Özgürlüğünden alıkonulma dediğimiz zaman da bir kamu otoritesi akla gelir. Bir kamu otoritesi tarafından gerçekleştirilir. Toplumların kendi güvenliği için yetki verdiği kamu otoritesine, toplumlar yani üyesi olan bizler ‘bazı kişileri özgürlüğünden alıkoyabilirsin’ diyoruz. Bir yerde bir işkence var ise bilinmelidir ki bu toplum olarak -bütün toplumlarda- bizim yetki verdiğimiz kamu otoriteleri tarafından gerçekleştiriliyor. Bu yetki verilirken aslında bir sınır koyuyoruz. Bu da “Sen onların fiziksel, ruhsal, sosyal bütünlüğüne en ufak bir şekilde zarar vermeyeceksin. Zarar vermemenin ötesinde koruyacaksın. Bütün haklarını koruyacaksın.” sorumluluğunu veriyoruz. Onlar bu sorumluluğu yerine getirmediği zaman suç işliyorlar. Bu suçun da takibini kamu otoritelerine yetkiyi veren bizlerin yapması gerekir. Biz toplum olarak bu sürecin pasif tanığı değiliz ya da dönem dönem sadece maruz kalanları da değiliz. Biz bu sürecin aktif özneleriyiz. İşkencenin önlenme meselesi toplum olarak, hepimizin sorumluluğu meselesidir. Toplumların/toplulukların yetki verdiği kamu otoriterleri işkence yöntemine neden başvurur ya da bu yöntem altında esas yapılmak istenen nedir?  İşkence, toplumda bir korkuya yol açma, caydırıcılığa yol açma amacıyla da yapılıyor. ‘Ben muktedirim, her şeyi yapabilirim’ deniyor. Ama “Yok sen muktedir değilsin, sen her şeyi yapamazsın. Bu bir suçtur.” denilmesi gerekiyor.  Kamu otoriterleri tarafından özgürlüğü alıkonulan kişilerden sadece bilgi almak amacıyla değil, geleneksel bir anlayış var; Cezalandırma, yıldırma, korkutma, diğerlerine gözdağı vermek için de yapılıyor. Peşinen cezalandırmak için, aslında karşılığı kabul edilemeyecek bir yaklaşımdır. Dahası başkalarını da korkutmak, yıldırmak için o yüzden kimilerini gösteriyorlar. Türkiye’de de bazı fotoğraflar yayınlanıyor. Belki bu fotoğraflar belli yerlerden yayınlanıyor. Bu bütünüyle toplumda bir korkuya yol açma, caydırıcılığa yol açma amacıyla da yapılıyor. “Ben muktedirim, her şeyi yapabilirim” deniyor. Ama “Yok sen muktedir değilsin, sen herşeyi yapamazsın. Bu bir suçtur.” denilmesi ve bu yaklaşımın bir bütün olarak toplum tarafından sahiplenilmesi, içselleştirilmesi gerekiyor. İşkence bir ötekine uygulanan, ayrımcılığın temel zemininde yattığı bir hadisedir. Bu bakımdan esas problem siyasi iktidarların içtenliğidir. Özgürlüğünden alıkoyma sürecinde kamu otoriterlerinin uyguladığı şiddet eylemini işkence olarak tanımladınız. Ancak bugün sokakta, gözaltı işlemine gelen polisler tarafından evlerde, işyerlerinde, parkta benzer şiddet vakaları yansıyor. “Özgürlüğünden alıkoyma” bu vb. bütün durumlar için geçerli midir? İşkence deyince illa kapalı birtakım mekanlarda ya da resmi gözaltı merkezlerindeki uygulamalardan bahsetmiyoruz. Özgürlüğünden alıkonulma denen şeyi biz de TİHV olarak 2000’nin başında tartışmaya başlamıştık. Gecikmeli de olsa BM Genel Kurullarında 2014’ten itibaren özel kararlar alındı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 2015 tarihinden sonra özel kararlar aldı. BM Özel Raportörü, 2017 yılında rapor hazırladı. Berrak tanımlamalar yapıldı. Özgürlüğünden alıkoyma hali resmi gözaltılar dışında da barışçıl gösteri olarak nitelendirdiğimiz eylem ve etkinliklerde, açık alanda bir parkta otururken de dahil olmak üzere, işyeri ya da evimizde kolluk güçleri ve bir takım kamu görevlileri tarafından özgürlüğünden alıkonulmuş olan yani, oradan uzaklaşma imkanı olmayan, gösteri hakkını kullanmak isteyenlere yönelik uygulanan şiddet de kötü muamele de işkence olarak tanımlanıyor. Tanım budur. Bu Birleşmiş Milletler (BM) tanımıdır. Mesele, gündelik hayatta kolluk güçlerinin uyguladığı şiddet eylemlerine “orantısız güç kullanımı” şeklinde bir kavram kullanılıyor. Bu kavram barışçıl gösteri yürüyüş ve etkinliklerde kolluk güçleri tarafından uygulanan şiddete karşı kullanılan yanlış bir kavramdır. Karşıda bir güç yok ki orantılı yada orantısız güç kullanılsın. Karşıdaki duruyor, bir şey söylemek istiyor. Siz buna bir şiddet uygularsanız, sınır budur. Bu işkence ve kötü muameleye girer. Hem insan hakları savunucuları tarafından hem de uluslararası sözleşmelerde “İşkence mutlak yasağı” vurgusu yapılıyor. İşkence yasağı için istisna haller var mı? Bakın, “İnsan haklarıyla beraber insandır” sözünü ben çok kullanırım. Hatta bu söz artık sloganlaştı. Çok kıymetlidir. Haklardan soyutlanan bir insandan bahsedemiyoruz. Çünkü öyle olursa o ancak nesne olabilir, insan ve birey olamaz. Bu haklar bir bütündür. Birbirinden koparılamaz. Biz gündelik hayatta çeşitli kategorilere ayırıyoruz. Bu kategoriler çok kıymetlidir. Bu kategorilere dayalı ulusal ve uluslararası birtakım mekanizmalar, dokümanlar, sözleşmeler üretiyorlar. Diğer kimi haklar, hakkın özüne dokunmamak kaydıyla, koşulları, sınırları ve süreleri de tanımlanmış olarak kısıtlanabilir. Ama işkence mutlak yasağı ise istisnası olmayan bir hak kategorisidir. Mutlak anlamda yasaktır.  Dünyanın en kötü insanı dahi olsa işkence mutlak yasaktır. İkinci bir cümleye ihtiyaç yok. Kim olursa olsun, nerede olursa olsun, ne zaman olursa olsun hiçbir istisnası olmayan bir konudan bahsediyoruz.  Hangi koşullarda olursa olsun. Bunu berrak olarak ortaya koymamız lazım. O koşulda, bu koşulda, savaş ortamında, olağanüstü koşullarda, bir takım başka durumlarda vb. hatta sizce dünyanın en kötü insanı dahi olsa işkence mutlak yasaktır. Nokta. İkinci bir cümleye ihtiyaç yok. İşkence denilen mesele, her birisi biricik insan olan insanlarda doğurduğu acının, insana ait olan değerlerin, onurun koruma meselesidir. Bu yüzden bütün insanlık ailesi yüzyıllardan bu yana büyük bir kazanım elde etmiştir. Bütün normlar hiyerarşisi dediğimiz meselenin en üstündedir. Bir buyruk kuraldır. Kim olursa olsun, nerede olursa olsun, ne zaman olursa olsun hiçbir istisnası olmayan bir konudan bahsediyoruz. O yüzden bütün uluslararası belgelerde, Türkiye’nin Anayasa’sı dahil olmak üzere bu böyle kabul edilmektedir. İşkencenin artmasının altında yatan temel mesele nedir? Cezasızlık bu meselenin neresinde duruyor? Tam merkezinde duruyor. Ne yazık ki büyük kazanım ve mesafeler kaydettiğimiz bu alanda, işkencenin ortadan kalkması konusunda yeterli başarıyı henüz sağlayamadık. Hala varlığını sürdürmektedir. İnsan eliyle gerçekleştirilen en vahşi şiddet eylemi olarak da nitelendirilebilecek işkencenin temel dinamiğinde bir öteki vardır. Bu öteki öyle ki; siyasi iktidarlar tarafından kendince bir tehdit, düşman olarak görülüyor. Düşman kavramı nedir? Yok edilmesi gereken unsurlardır. Bu beraberinde neyi doğuruyor. Onların esas olarak bir hakkı yoktur. Bu yanlış bir zihinsel süreçtir. Yanlış bir düşünce tarzıdır. Sonuçta temel dinamiğinde bir öteki tehdit eder seni, ortadan kaldırılması gereken, hakları olmayan ve dolayısıyla her türlü şiddeti ona uygulayabiliyorsun. Temelinde ayrımcılık yatıyor. Bunu pekiştiren de bir cezasızlık kültürü var. “Onlar kötüler ve kötülere herşey yapılabilir, işkencede yapılabilir” algısı yaratılıyor. Cezasızlık meselenin tam merkezinde duruyor. 2001 yılında ABD Başkanı, “Ya benden yanasın ya teröristlerden yanasın” diyerek, dünya ülkeleri sıkıştırmaya çalıştı. “Terörist” dediği “düşman”. O zaman düşmana her şey yapılabilir. Bu özellikle dünyada çeşitli dönemlerde tabi ki çeşitli gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışıldı. Bilhassa ABD’ye 2001 yılında kabul edilemez bir saldırı yapılması ardından dönemin ABD Başkanı tarafından “Ya benden yanasın ya teröristlerden yanasın” denilerek, dünya ülkeleri sıkıştırılmaya çalışıldı. “Terörist” dediği “düşman”. O zaman düşmana da her şey “mübah’ ve her şey yapılabilir. Dünya pratiğinde herkesin gözünün önüne deyim yerindeyse bir gözdağı vermek amacıyla -işkencenin böyle bir amacı da var- Guantanamo Ada’sında, Irak işgali ardından Ebu Garip Hapishanesi’nde işkence uygulamaları tartışılmaya başlandı. İşkencenin meşrulaştırılması için pek çok bilimsel çalışma gösteriyor ki; 2001’den sonra dünyada dramatik olarak ne yazık ki toplumsal düzeyde de işkence bir kabule dönüştürülmeye başlandı. Güvenliği için “o terörist, kötü”, “Masumları korumak, kurtarmak” için benzerlerine işkence uygulanabilir, algısı yaratıldı. Bu çıtayı geçtikten sonra zaten mutlak yasak ortadan kalkar. İşkence tam da bu yüzden mutlak yasaktır. Toplum olarak güvenliğimiz meselesi ayrı bir konudur. Hiç kuşkusuz önemli bir konudur. O konuda toplum olarak yetki verdiğimiz kamu otoriterleri, yetkilerini de sınırladığımız -sınırlamamız gereken- tabi ki fonksiyonlar var. İşkence mutlak yasağı berraktır. İnsanlık ailesinin kazanımıdır. Esas olarak normlar hiyerarşisinde en üst kuraldır. ABD’ye yönelik 2001’de yapılan saldırının ardından “terör” kavramı birçok ülkenin de mevzuatına girdi. Türkiye’de de bu kavram çok geniş bir şekilde kullanılıyor. Birçok işkence de bu kavram altında gerçekleştiriliyor. Bu kavramın genişliği ya da kullanımı, işkence için geçerli sebep olarak kabul edilebilir mi? Bir kişi sizin için “terörist” olsa bile işkence yasaktır. Terörizm tanımı hangi genişlikte, yaygınlıkta kullanılıp, kullanılmaması meselesi değil. Sizce, o insan “terörist” olabilir. İşkence mutlak yasak, yapamazsınız. Çünkü bunun temelinde yılların getirdiği ortak birikimler var. Buradan geri çekildiği, istisna getirildiği zaman önü alınamaz. Bilimsel düzeyde de tartışılan bir konudur. Uluslararası belgelerde de çok nettir. Sadece dünyada İsrail’de 1999’a kadar özel bir düzenleme vardı. O da 1999’dan sonra geri çekildi. İşkence -şu gerekçe ile şu kadar doz da yapılır- savunan kimse yok. Hal böyle iken cezasızlık kültürü varlığı nedeniyle bu işkence sürmektedir. Cezasızlık kültürünü besleyen argümanlar, uygulamalar neler? Bu cezasızlık kültürünün önemli göstergelerinden bir tanesi yetkililerin söylemidir. Kalkıp bir yetkili -Türkiye’de de var- “Şunların bacağını kıralım. Şunu yapalım” demeye başladığı zaman, bu durum kendi yönetiminde olduğu kamu görevlilerine yansıyor. Sokakta gördüğümüz gencecik kamu görevlileri de “Devlet benim, ben her şeyi yapabilirim” diyebiliyor. “Sizler şusunuz” diyebiliyor. Bir işkence meselesinde derhal, re’sen -doğrudan duyuru ve başvuruda bulunulmasa bile- etkili bağımsız bir soruşturma yürütülmelidir. Sorumlular derhal cezalandırılmalıdır. Bu süre içerisinde olası failler görevden alınmalıdır. Gözaltına alınan insanların işkenceden korunması için usul güvenceli diye tanımladığımız; yakınına ulaşma, avukatına ulaşma, hekimine ulaşması sağlanmalıdır. Soruşturma süreçleri İstanbul Protokolü ilkelerine göre gerçekleştirilmelidir. Gözaltı merkezleri bağımsız heyetlerin ziyaretlerine açılmalıdır. Türkiye İnsan Hakları Eşitlik Kurumu’na (TİHEK) verilen görev bir bağımsız kurum tarafından yerine getirilmelidir. Çünkü TİHEK doğrudan bağımsız bir kurum değildir. Geçen yıl bütün üyeleri Cumhurbaşkanı tarafından atandı. Başkanı, başkan yardımcısı da Cumhurbaşkanı tarafından atandı. Oysa bütün uluslararası belgelerde buna özgü bir yasa çıkarılması, bağımsızlığının güvence altına alınması gerekir. Atama ile olmaması gerekir. BM’nin ilgili organlarının önerileri var. Bağımsız İnsan Hakları mekanizması oluşturulmalı, sivil kurumlara açılmalı, soruşturmalar etkin yürütülmelidir. Bu cezasızlık kültüründen uzak durulmalıdır. Toplumun, kendi eliyle kamu otoritesine yetki vermesinden dolayı işkence vakalarının artışına dair sorumluluğu olduğundan girişte bahsettiniz. Ancak bugün gelinen aşamada bakıldığında bu toplumun parçaları olan bizler sorumluluğumuzun farkında mı değiliz? Ya da bu sorumluluğumuza yönelik toplumsal bir farkındalık nasıl müdahil edilebilir? Hepimizin cabası o… Biz TİHV olarak 1990 yılında kurulduk. Bizim esas görevimiz işkence görenlerin tedavi, rehabilitasyonu ama salt teknik bir iş yapmıyoruz. Bilimsel, değerlere dayalı bir iş yapıyoruz. Tedavinin sonuç alabilmesi için bütünsel olması gerekiyor. Bütünsel onarım süreçlerin içerisinde pek çok unsuru barındırır. Adalet duygusunun tesisi, hakikatin ortaya çıkması ile birlikte olabilecek bir şeydir. Yoksa insanları yüksek teknoloji düzeyindeki tetkiklerle ya da en yüksek düzeydeki tıbbi bilgiyle salt iyileştirmek özellikle insan eliyle işkence gören bir travma için yeterli değil. Bütünsel olması gerekiyor. 1990’lı yıllardan itibaren işkencenin önlenmesi de bizim asli çalışma alanımız, varlık sebebimizdir. Bize ihtiyaç olmadığı, işkencesiz bir Türkiye yaratmak, oluşturmak için çalışıyor, çabalıyoruz. Bunun için işkence konusunda toplumun bütün kesimlerine yönelik hep beraber çalışmaları yaygınlaştırmamız gerekiyor. Bu işkence konusunda doğrudan birinci derece de tanıklık eden kimi meslek grupları var. Sağlıkçılar, hekimler, avukatlar var. Bunlara yönelik özel programlar geliştiriyoruz. Programlar nedeniyle ki Türkiye’nin de acı deneyimlerinden süzülmüş bir birikimin sonucu olarak Türkiye’deki heyetlerin TİHV, TTB, Adli Tıp Uzmanları Derneği’nin de etkin katılımı ve dünyanın diğer ilgili kurumlarının katılımıyla yegane bir belge olan “İşkencenin etkin soruşturulması ve belgelenmesi (İstanbul Protokolü)” 1999’da son şekli İstanbul’daki toplantı da verilerek, hazırlandı. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından da kabul edildi. Bunu Türkiye de kabul etti. Burada birinci derecede işkenceye tanıklık edenlere yönelik yoğun eğitim faaliyetleri, buluşmalar, tanıtımlar yapılıyor. Salt meslek gruplarına yönelik çalışmalar yetmiyor.  Toplum sorumluluğu gereği kamu otoritelerine “suç işliyorsunuz, ben sana böyle bir yetki vermedim, yetki veren benim” diyerek, müdahil olması gerekir. Yani toplumun pasif tanıklıktan aktif tanıklığa geçmesi gerekir.  Bu ülkede yaşayan her bir bireyin sorumluluğunda olan bir süreçtir. Hiç kuşkusuz bir işkence meselesinden bahsediyorsak; O, fail devletin ilgili kurumları yani devlettir. Bu işkencenin tanımı gereğidir. Bu bakımdan esas sorumluluk bizim yetki verdiğimiz siyasi iktidarlardadır. Siyasi iktidarın derhal içtenlikli bir şekilde bu cezasızlık kültürünü bir yana bırakması, açıktan işkenceyi kınaması gerekir. Türkiye’nin üyesi olduğu BM İşkenceyi Önleme Komitesi’nin en son 2016’da değerlendirme yapmıştır. Raporundaki önerilerde de “işkence kınanmalıdır” deniyor. Asli olarak cezasızlık kültürünün kaldırılması gerekir. Bu sorumluluğun siyasi iktidarlar tarafından yerine getirilmesi için biz bireylerden oluşan toplum da sorumluluğumuz gereği, kamu otoritelerine “suç işliyorsunuz, ben sana böyle bir yetki vermedim, yetki veren benim” diyerek, müdahil olması gerekir. Yani toplumun pasif tanıklıktan aktif tanıklığa geçmesi gerekir. Bunun için çaba sarf ediyoruz. Türkiye’de kamu otoriterlerinde işkence vakalarının aleni bir şekilde savunulduğuna tanıklık ediyoruz. Ya da başka kılıflarla meşrulaştırma hali söz konusu. Van ve Hakkari köylerindeki şahitlik ettik. Bununla ne yapılmak isteniyor? Bize (TİHV) 2021 yılında 984 kişi kendisi ya da yakınlarının işkence görmesi nedeniyle başvurdu. Bir önceki yıl bu sayı 605 idi. Yılın ilk 5 ayında 380 başvuru oldu. Türkiye’de genel işkence konusunda bilimsel anlamda belki bir ilişki kurulamaz ama ne kadar yoğunlaştığının da göstergesidir. Bundan öte pek çok kurumun raporlarına yansıyor. Türkiye’nin üyesi olduğu BM’nin, Avrupa Konseyi’nin raporlarında da yer aldığı gibi son dönemde özel bir vaziyete de dönüşmüş durumdadır. Bu noktada gerekli resmi gözaltı yerlerinde, işkence görenlerin çıktıktan sonra anlattıkları, mahkeme süreçlerinde anlatımları, tutanaklara yansıyan dokümanlar, avukatların anlatımları, yazılı ve görsel basına yansıyan görüntüler, gerek resmi gerek resmi olmayan gözaltı yerlerinde özel olarak bütünüyle barışçıl olduğu aşikar olan eylem etkinliklerde İstanbul’daki, Van’daki, Hakkari’deki görüntülere de yansıdı. Türkiye’nin her tarafında, resmi olmayan mekanlarda da bu uygulamanın bir sıradanlaşmasına yönelik ne yazık ki bir algı yaratılmaya çalışılıyor.  Bir yandan görünür kılınmaya çalışılıyor ve aslında topluma mesaj veriliyor. Aynı zamanda sıradanlaştırılmaya çalışılıyor. Duyarlı insanlarda bile zaman zaman “bunlar oluyordu” duygusu yaratılıyor. Son derece sakıncalı bir durum. Bir yandan görünür kılınmaya çalışılıyor. Görünür kılınarak, aslında bir yanıyla topluma da mesaj veriliyor. Aynı zamanda sıradanlaştırılmaya çalışılıyor. Bu konuda duyarlı insanlarda bile zaman zaman “bunlar oluyordu” duygusu yaratılıyor. Son derece sakıncalı bir durum. Bunların hiçbiri kabul edilemez. Hiçbirine alışılmamalı, her biri için derhal işkence mutlak yasağının gereği olan sorumlular hakkında etkili soruşturma başlatılmalıdır. Olası faillerin cezalandırılması için Türkiye’deki hukukun geldiği nokta, süreçler ne olursa olsun gerekli bütün çaba göstermelidir. Bu yaygınlık, bu konuda çaba gösterenler nezdinde başta sağlıkçılar, avukatlar olmak üzere aşırı bir yük de getiriyor. Ama bu alanı genişletmeliyiz. Yanı sıra toplumun haklı, demokratik, meşru itirazını ifade edecek, bunun kabul edilemezliğinin altını çizecek olan, siyasi iktidar nezdinde bunun mutlak anlamda gereklerini yerine getireceği bir ortamı yaratmak zorundayız. 1980’ler ya da 1990’larda da işkence dönemin iktidarları veya sözcüleri tarafından günümüzdeki kadar sahipleniliyor muydu? TİHV’in kurulmasının mihenk taşlarından bir tanesi de 1980 askeri darbesidir. Kısa süre içerisinde yüzbinlerce insan gözaltına alınarak, işkenceye maruz bırakıldı. O zaman Türkiye nüfusu 45 milyon civarındaydı. Zaten bunu bir halk sağlığı sorunu olduğunu görerek, kurulduk. O dönemde işkencenin savunusu kamu otoriteri tarafından açıkça, aleni bir şekilde yoktu. Bazıları o dönemde söyledi, teşvik edici tutumları oldu. Pratikte cezasızlık kültürü o zamanda vardı. O günde bugün de bu mesele de asli sorumlu siyasi iktidarlardır. İşkenceyi önleme konusunda da olası durumda buna karşı yapılması gerekenlerde dahil. Devletin yükümlülüğü altındadır. Siyasi iktidarlar bunu bir yol ve yöntem olarak görüyor. Öyle bir kültür dolaşıyor ki; yetkililerin en üstlerinden gündelik hayatta görevli olan diğer kademelerine kadar yansıyor. Bugün itibariyle kendini muktedir sananlar bütün çabalarına rağmen bunu sürdürmeleri olanaklı değil. Bütün bunlar insan eliyle gerçekleştiği için insan eliyle gerçekleştirilen her bir eylem gibi bunlarda önlenebilir. Bugüne kadar yeterince önleyemedik ama yarın için önleyemeyeceğimiz anlamına gelmemelidir. Her hâlükârda önleyeceğiz. Muktedirler sanmasın ki, bu uygulamalar her zaman böyle olacaktır. Olamaz. İşkence yapılan merkezlerinden biri de geçmişten günümüze cezaevleri oldu. Son dönemlerde TİHV’e cezaevlerinden ne kadar başvuru var? Cezaevleri işkence yasağı uygulamasında hangi durumda?  2005 yılında bu ülkede cezaevinde kalan insan sayısı 55 bindi. Mayıs 2022 itibariyle Adalet Bakanlığı verilerine göre 317 binin üzerine çıktı. Bu kadar kısa sürede cezaevinin nüfusunun artışına Türkiye tanık olmamıştır. Kalabalıklaşma sorunu dediğimiz bu durumun yanı sıra ne yazık ki cezaevlerinde BM’nin bilinen Mandela Kuralları cezaevlerindekilere dair asgari standartlar dahi uygulanmıyor. Bu bulunamıyorsa ihlal başlıyor. Türkiye’deki pratik uygulamada bu bir istisnaya dönüştü. Kural olarak insanlar ailesinin, yakınlarının bulunduğu yerleşim birimlerinin çok uzağındaki cezaevlerine gönderiliyor. Buradan başlıyor. Her ne kadar yönetmelikte geçtiğimiz yıl “çıplak arama”, “detaylı arama” olarak değiştirilse de bunun muhtevası değişmedi. İnsanlık açısından son derece önemli olan ve çok özel durumların dışında işkence ve kötü muamele olarak ele alınacak, çıplak arama dayatmalarıyla başlayan, fiziksel, sözel, ruhsal şiddete dayalı yakınmaların olduğu raporlarımızda da olan ve ciddi iddialarla devam eden ve bütünüyle içeride disiplin cezaları sürgünlerle, sağlığa erişim hakkının ihlal edilmesine yönelik yakınmalar mevcuttur. Vakfımıza da hem cezaevi çıkışlarında yapılan hem de içeriden gönderilen mektuplarda da vardır. Ağır hasta tutuklular başlı başına bir sorundur. Toplum güvenliği için “tehlikeli bulunanlar”, sağlığı son derece sorunlu olsa da tahliyesinin önü kapatılmakta. Bu konuda ATK’nin dışındaki üniversite ve diğer hastanelerin raporlarına hürmet edilmeli. Ağır hastalar zaten başlı başına bir sorundur. Ne yazık ki bu konudaki düzenlenen mevzuat o kadar problemli ki; sağlığı bir kenara bırakıp, “toplum güvenliği bakımından ağır, ciddi bir tehlike oluşturma” değerlendirilmesi bile konulmuştur. Toplum güvenliği için “tehlikeli bulunanlar”, sağlığı son derece sorunlu olsa da, yaşamını idame ettirmesi çok açık olarak olmasa da tahliye edilmesinin önü kapatılmaktadır. Bu konuda bağımsızlığı herkes tarafından tartışmalı olan, Adli Tıp Kurumu’na bırakılmaktadır ki baştan beri biz bunun bağımsız kurumlar olması gerektiğini söylüyoruz. ATK’nin dışındaki üniversite ve diğer hastanelerin raporlarına hürmet edilmesi gerektiğini söylüyoruz. Bunlara hürmet edilmeden ne yazık ki bir kısım hasta tutuklular cezaevinde kimileri de tahliye olduktan hemen sonra yaşamını yitiriyor. Her biri başlı başına büyük insan hakları ihlalidir. Sağlığa erişim hakkı ihlali de işkence ve kötü muamele başlığında ele alınır. AİHM’in kararlarında defalarca yer verdiği gibi. Bugün sizin de arasında bulunduğunuz insan hakları örgütlerinin oluşturduğu İstanbul Protokolü yeniden güncelleniyor. Buna neden ihtiyaç duyuldu?  İstanbul Protokolü BM tarafından kabul edilen, işkencenin etkili soruşturulması ve belgelenmesi konusunda sağlıkçılara, hekimlere, hukukçulara (savcı, avukat, hakimlere) yönelik yanı sıra insan hakları alanında faaliyetler yürütenler açısından da kıymetli bir rehberdir. Türkiye ve dünyadaki bir ülkeden insanlarında katkılarıyla İstanbul Protokolü 1999 yılında hazırlandı. BM Genel Kurul’unda 2000 yıllarında kabul edildi. 2000’li yıllardan bugüne kıymetli bir fonksiyon yerine getirdi. Türkiye’de de getirdi. Türkiye’de de bu konuda onlarca, yüzlerce eğitim yaptık. Sağlıkçılara ve hukukçulara yönelik. İstanbul Protokolüne dayalı olarak “Tıbbi Değerlendirme Raporları” olarak çok sayıda rapor hazırladık. Bunlar aynı zamanda bir kanıttır. Bir yandan kişinin onarım sürecine katkı sunar iken, bir yandan da faillerin cezalandırılması noktasında önemli kanıttır. AİHM uzun yıllardır, raporlarımıza hürmet ediyor. Son dönemde AYM’de atıf yapmaktadır. AYM’nin 2015’ten itibaren işkence ve kötü muamele başlığında İstanbul Protokolüne de atıfta bulunmaktadır. Bir hayli kazanım sağlanmıştır, bir hayli adım da atılmıştır. Bütün dünyada da böyledir. Latin Amerika’sından Avrupa’sına, Asya’sından Kuzey Amerika’sına kadar doküman ele alınmaktadır. Takdir edersiniz ki, 2000’den bu yana işkencenin önlenmesine dönük pek çok yeni doküman üretildi. Tıbbi süreçler açısından bilgi birikimi katlandı, tıbbi alanda kullanılabilecek laboratuvar teknikleri kendilerini yeniledi. Bu bakımdan İstanbul Protokolü’nün yenilenmesi gerekiyordu.  İşkencesiz bir ülke ve dünya için bir çabamız var. İşkencenin gerçekleşmemesi, demokrasi ortamında mümkündür. Demokrasi ne kadar zayıflarsa doğal olarak siyasi iktidarların uygulamaları artıyor. Demokratik ülkede işkencesiz, barışçıl yaşama ortamı yaratılması mümkündür. Bir başka husus berrak ve bağlayıcı bir doküman olması nedeniyle devletlerin İstanbul Protokolü’nün ruhuna ve ilkelerine hürmet etmeyen tutumlarında ısrarlar görüyoruz. Devletlerin de aynı zamanda buna hürmet etmelerini, daha zorlayıcı olan bir çalışma yapmak gerekiyordu. 2016 yılında TİHV’in öncülüğünde bir hazırlık süreci başlatıldı. Amerika’daki Hekimler İçin İnsan Hakları Derneği, Uluslararası İşkence Görenler Konseyi, İngiltere’deki RETRES adını taşıyan kurum, 4’de BM’nin İşkence Önleme Komitesi, İşkence Önleme Alt Komitesi, İşkence Özel Raportörü, İşkence Gönüllüler Kurumu birlikte çalıştı. Cenevre’de 29 Haziran’da (bugün) bunun tanıtımı yapılacak. TİHV’in yönetim Kurulu üyesi ve TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı da katılacak. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri katılımı ile İstanbul Protokolü’nün 2022 yılı versiyonunu açıklayacak. İşkencesiz bir ülke ve dünya için bir çabamız var. İşkencenin gerçekleşmemesi demokrasi ortamında mümkündür. Demokrasi ne kadar zayıflarsa doğal olarak siyasi iktidarların uygulamaları artıyor. Demokratik ülkede işkencesiz, barışçıl yaşama ortamı yaratılması mümkündür. İşkenceye maruz kalanlar ne yapmalı?   Bugün itibariyle bu önemli soruna gündelik hayatta sadece tanık olmuyoruz. Belki pek çok kişi işkenceye maruz kalmış olabilir. TİHV gibi kurumlar var. Bu bir kader değildir, buna mahkum değiliz. Bunu her halükârda aşacağımızdan kuşkumuz yoktur. İşkencesiz bir Türkiye de dünya da mümkündür. MA / Berivan Altan

En az 10 karakter gerekli